Mümin İnsan
Tasavvuf Taslak çeviri

Eyyühe'l-Veled

Ey Evlat! — Bir talebeye mektup
İmam Gazzâlî · 1058–1111

Gazzâlî'nin yıllarca yanında okuyan bir talebesi bir gün kendine sorar: Öğrendiklerimin hangisi yarın bana fayda verecek? Hocasına yazar ve ömrü boyunca yanında taşıyabileceği birkaç sayfalık bir nasihat ister. Bu risale o mektubun cevabıdır.

Ana fikri tek cümledir: Bilmek yetmez, yaşamak gerekir. Gazzâlî bunu kılıç taşıyıp kullanmayan savaşçı, ilacını içmeyen hasta gibi gündelik örneklerle anlatır; sonunda yapılacak dört ve bırakılacak dört şeyle biter.

1. Risalenin yazılış sebebi

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır. Güzel son, takva sahiplerinindir. Salât ve selâm, O'nun Peygamberi Muhammed'e ve bütün âline olsun.

الحمد لله رب العالمين ، والعاقبة للمتقين ، والصلاة والسلام على نبيه محمد وآله أجمعين.

Bilesin ki ileri gelen talebelerden biri, Hüccetü'l-İslâm İmam Zeynüddîn Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî'nin hizmetinde uzun süre bulundu. Ondan ders okudu, ilmin inceliklerini topladı, nefsin faziletlerinde olgunlaştı. Bir gün kendi hâlini düşündü ve içinden şöyle geçirdi: "Pek çok ilim okudum, ömrümün baharını onları öğrenmeye ve toplamaya harcadım. Şimdi bunlardan hangisinin yarın bana fayda vereceğini, kabrimde bana yoldaş olacağını, hangisinin fayda vermeyeceğini bilmeliyim ki onu bırakayım. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) "Allah'ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım" buyurmuştur." Bu düşünce peşini bırakmadı. Sonunda şeyhine bir mektup yazdı; bazı sorular sordu, nasihat ve dua istedi. Şöyle dedi: "Şeyhimin İhyâ gibi eserlerinde sorularımın cevabı var, biliyorum. Fakat isteğim, şeyhimin ihtiyacımı birkaç sayfaya yazması; ömrüm boyunca yanımda taşıyayım ve inşallah hayatım boyunca onunla amel edeyim." Şeyh de cevap olarak bu risaleyi yazdı. Doğrusunu Allah bilir.

اعلم ، أن واحدا من الطلبة المتقدمين لازم خدمة الشيخ الإمام زين الدين حجة الإسلام أبي حامد محمد بن محمد الغزالي قدس الله روحه واشتغل بالتحصيل وقراءة العلم عليه حتى جمع من دقائق العلوم ، واستكمل من فضائل النفس ، ثم إنه فكر يوما في حال نفسه وخطر على باله ، فقال : إني قرأت أنواعا من العلوم ، وصرفت ريعان عمري على تعلمها وجمعها. فالآن ينبغي أن أعلم أي نوعها ينفعني غدا ويؤانسني في قبري وأيها لا ينفعني حتى أتركه ، فقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " اللهم إني أعوذ بك من علم لا ينفع" ، فاستمرت له هذه الفكرة حتى كتب إلى حضرة الشيخ حجة الإسلام محمد الغزالي رحمة الله تعالى عليه استفتاء ، وسأل عنه مسائل والتمس منه نصيحة ودعاء ، وقال : وإن كان مصنفات الشيخ كالإحياء وغيره يشتمل على جواب مسائلي لكن مقصودي أن يكتب الشيخ حاجتي في ورقات تكون معي مدة حياتي وأعمل بما فيها مدى عمري إن شاء الله تعالى ، فكتب الشيخ هذه الرسالة إليه في جوابه ، والله أعلم.

2. İlim ve amel

Ey sevgili evlat! Allah ömrünü kendine itaatle uzun etsin, seni sevdiklerinin yoluna koysun. Bil ki nasihat fermanı, risalet madeninden, yani Peygamber'den (a.s.) yazılır. Ondan sana bir nasihat ulaştıysa benim nasihatime ne ihtiyacın var? Ulaşmadıysa söyle bana: Geçen bu yıllarda ne elde ettin?

اعلم أيها الولد المحب أطال الله بقاءك بطاعته ، وسلك بك سبيل أحبائه أن منشور النصيحة يكتب من معدن الرسالة عليه السلام إن كان قد بلغك منه نصيحة فأي حاجة لك في نصيحتي ، وإن لم يبلغك منه فقل لي ما ذا حصلت في هذه السنين الماضية.

Ey evlat! Resûlullah'ın (s.a.v.) ümmetine verdiği nasihatlerden biri şudur: "Allah'ın bir kuldan yüz çevirdiğinin alameti, o kulun kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmasıdır. Ömrünün bir saati yaratılış gayesi dışında geçen kimsenin pişmanlığının uzun olması yerindedir. Kırk yaşını geçtiği hâlde iyiliği kötülüğüne galip gelmeyen, ateşe hazırlansın." İlim ehline bu nasihat yeter.

أيها الولد : من جملة ما نصح به رسول الله صلى الله عليه وسلم أمته قوله : " علامة إعراض الله عن العبد اشتغاله بما لا يعنيه وإن امرأ ذهبت ساعة من عمره في غير ما خلق له لجدير أن تطول عليه حسرته ومن جاوز الأربعين ولم يغلب خيره شره فليتجهز إلى النار" ، وفي هذه النصيحة كفاية لأهل العلم.

Ey evlat! Nasihat vermek kolaydır; zor olan onu kabul etmektir. Çünkü nasihat, hevesine uyanların damağına acı gelir; yasaklar onların gönlünde sevimlidir. Hele bir de ilmi resmî bir meslek olarak arayan, nefsini öne çıkarmakla ve dünyalık menkıbelerle meşgul olan talebe için durum böyledir. O, yalnız bilmenin kendisini kurtaracağını, amele ihtiyacı olmadığını sanır. Bu, filozofların inancıdır. Sübhânallah! Bu kadarını da bilmez mi ki, ilmi elde edip onunla amel etmeyen kimse aleyhine delil daha da ağır olur. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü azabı en şiddetli olan kimse, Allah'ın ilmiyle kendisini faydalandırmadığı âlimdir."

أيها الولد : النصيحة سهلة والمشكل قبولها لأنها في مذاق متبعي الهوى مرة إذ المناهي محبوبة في قلوبهم وعلى الخصوص لمن كان طالب العلم الرسمي مشتغل في فصل النفس ومناقب الدنيا ، فإنه يحسب أن العلم المجرد له سيكون نجاته وخلاصه فيه ، وإنه مستغن عن العمل. وهذا اعتقاد الفلاسفة. سبحان الله العظيم لا يعلم هذا القدر أنه حين حصل العلم إذا لم يعمل به تكون الحجة عليه آكد ، كما قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " أشد الناس عذابا يوم القيامة عالم لا ينفعه الله بعلمه".

Rivayet edilir ki Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) vefatından sonra rüyada görüldü. "Ne haber, ey Ebü'l-Kâsım?" diye soruldu. Şöyle dedi: "O ince ibareler uçup gitti, o işaretler yok oldu. Bize, gecenin derinliğinde kıldığımız birkaç küçük rekâttan başka bir şey fayda vermedi."

وروي أن الجنيد قدس الله سره رئي في المنام بعد موته ، فقيل له : ما الخبر يا أبا القاسم؟ قال : طاحت تلك العبارات ، وفنيت تلك الإشارات وما نفعنا إلا ركيعات ركعناها في جوف الليل.

Ey evlat! Amelden müflis, hâlden yoksun olma. İyice bil ki yalnız bilgi insanın elinden tutmaz. Bunun misali şöyledir: Bir çölde bir adamın üzerinde on Hint kılıcı ve başka silahlar bulunsa; adam cesur ve savaşçı olsa; üzerine heybetli, büyük bir aslan saldırsa ne dersin? O silahlar, kullanılmadan ve vurulmadan aslanın şerrini ondan uzaklaştırır mı? Malumdur ki ancak tutulup vurulursa uzaklaştırır. Bunun gibi bir kimse yüz bin ilmî meseleyi okusa, öğrense de onlarla amel etmese, amel olmadıkça bunlar ona fayda vermez. Bir başka misal: Bir adam ateşli ve safra hastalığına yakalansa, ilacı da sirkengebin ve arpa suyu olsa, bunları içmedikçe şifa bulmaz. Şair der ki:

أيها الولد : لا تكن من الأعمال مفلسا ، ولا من الأحوال خاليا وتيقن أن العلم المجرد لا يأخذ اليد ، مثاله : لو كان على رجل في برية عشرة أسياف هندية مع أسلحة أخرى ، وكان الرجل شجاعا وأهل حرب فحمل عليه أسد عظيم مهيب فما ظنك هل تدفع الأسلحة شره عنه بلا استعمالها وضربها؟ فمن المعلوم أنها لا تدفع إلا بالتحريك والضرب ، فكذا لو قرأ رجل مائة ألف مسألة علمية وتعلمها ولم يعمل بها لا تفيده إلا بالعمل ، ومثله أيضا لو كان لرجل حرارة ومرض صفراوي يكون علاجه بالسكنجبين والكشكاب فلا يحصل البرء إلا باستعمالها (شعر):

İki bin batman şarap ölçsen de, içmedikçe sarhoş olmazsın. (Farsça beyit)

گر مى دو هزار رطل همى پيمائى / تا مى نخورى نباشدت شيدائي

Yüz yıl ilim okusan, bin kitap toplasan, amel etmedikçe Allah'ın rahmetine hazır hâle gelemezsin. Allah buyurur: "İnsan için ancak çalıştığı vardır." [Necm 53/39] "Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin." [Kehf 18/110] "Kazandıklarına karşılık olarak…" [Tevbe 9/82] "İman edip salih amel işleyenlere gelince, onların konağı Firdevs cennetleridir. Orada ebedî kalırlar, oradan ayrılmak istemezler." [Kehf 18/107-108] "Ancak tövbe eden, iman edip salih amel işleyen müstesna." [Furkân 25/70] Şu hadis hakkında ne dersin: "İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve gücü yetenin Beytullah'ı haccetmesi." İman; dil ile söylemek, kalp ile tasdik etmek, organlar ile amel etmektir. Amelin gerekliliğine dair deliller saymakla bitmez. Kul cennete Allah'ın lütfu ve keremiyle ulaşır; ama önce itaati ve ibadetiyle buna hazırlanmalıdır. Çünkü "Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara yakındır." [A'râf 7/56] Biri "Yalnız imanla da ulaşır" derse deriz ki: Evet, ama ne zaman ulaşır? Varıncaya kadar nice sarp yokuşu aşması gerekir? Bu yokuşların ilki iman yokuşudur: Acaba imanı elinden alınmaktan kurtulacak mı? Kurtulup varsa da hain ve müflis olarak mı varacak? Hasan-ı Basrî der ki: Allah kıyamet günü kullarına şöyle buyurur: "Ey kullarım! Rahmetimle cennete girin, onu amellerinize göre paylaşın."

ولو قرأت العلم مائة سنة وجمعت ألف كتاب ، لا تكون مستعدا لرحمة الله تعالى إلا بالعمل: ( وأن ليس للإنسان إلا ما سعى ) [النجم : 39] ، ( فمن كان يرجوا لقاء ربه فليعمل عملا صالحا ) [الكهف : 110] ، ( جزاء بما كانوا يكسبون ) [التوبة : 82] ، ( إن الذين آمنوا وعملوا الصالحات كانت لهم جنات الفردوس نزلا* خالدين فيها لا يبغون عنها حولا ) [الكهف : 107 و108] ، ( إلا من تاب وآمن وعمل صالحا ) [الفرقان : 70]. وما تقول في هذا الحديث: " بني الإسلام على خمس : شهادة أن لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله ، وإقام الصلاة ، وإيتاء الزكاة ، وصوم رمضان ، وحج البيت من استطاع إليه سبيلا". والإيمان قول باللسان وتصديق بالجنان وعمل بالأركان ، ودليل الأعمال أكثر من أن يحصى إن كان العبد يبلغ الجنة بفضل الله تعالى وكرمه ، لكن بعد أن يستعد بطاعته وعبادته لأن رحمة الله قريب من المحسنين ، ولو قيل أيضا يبلغ بمجرد الإيمان ، قلنا : نعم ، لكن متى يبلغ؟ وكم من عقبة كؤود يقطعها إلى أن يصل؟ فأول تلك العقبات عقبة الإيمان ، وأنه هل يسلم من سلب الإيمان أم لا؟ وإذا وصل ، هل يكون خائنا مفلسا؟ وقال الحسن البصري : يقول الله تعالى لعباده يوم القيامة : ادخلوا يا عبادي الجنة برحمتي واقتسموها بأعمالكم.

Ey evlat! Amel etmedikçe ecir bulamazsın.

أيها الولد : ما لم تعمل لم تجد الأجر.

Anlatılır ki İsrailoğullarından bir adam yetmiş yıl Allah'a ibadet etti. Allah onun hâlini meleklere göstermek istedi ve ona bir melek gönderdi. Melek, bütün bu ibadetine rağmen cennete girmeye layık olmadığını haber verdi. Bu söz kendisine ulaşınca abid şöyle dedi: "Biz ibadet için yaratıldık; bize düşen O'na ibadet etmektir." Melek dönünce "Allah'ım, onun ne dediğini sen daha iyi bilirsin" dedi. Allah buyurdu: "O bize ibadetten yüz çevirmediğine göre biz de keremimizle ondan yüz çevirmeyiz. Şahit olun ey meleklerim, onu bağışladım." Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin; amelleriniz tartılmadan önce onları kendiniz tartın." Hz. Ali (r.a.) der ki: "Çaba göstermeden varacağını sanan, kuru bir hayal kurmaktadır. Çaba göstererek varacağını sanan ise kendini müstağni görmektedir." Hasan-ı Basrî der ki: "Ameli olmadan cenneti istemek günahlardan bir günahtır." Yine der ki: "Hakikatin alameti ameli terk etmek değil, amele bakmayı terk etmektir." Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Akıllı kimse nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kimse ise nefsinin hevasına uyup Allah'tan kuru temennilerde bulunandır."

حكي أن رجلا من بني إسرائيل عبد الله تعالى سبعين سنة فأراد الله تعالى أن يجلوه على الملائكة فأرسل الله إليه ملكا يخبره أنه مع تلك العبادة لا يليق به دخول الجنة ، فلما بلغه قال العابد : نحن خلقنا للعبادة فينبغي لنا أن نعبده ، فلما رجع الملك قال : إلهي أنت أعلم بما قال ، فقال الله تعالى : إذا هو لم يعرض عن عبادتنا فنحن مع الكرم لا نعرض عنه ، اشهدوا يا ملائكتي أني قد غفرت له ، قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " حاسبوا أنفسكم قبل أن تحاسبوا وزنوا أعمالكم قبل أن توزنوا". وقال علي رضي الله عنه : (من ظن أنه بدون الجهد يصل فهو متمن ، ومن ظن أنه ببذل الجهد يصل فهو مستغن). وقال الحسن رحمه الله تعالى : (طلب الجنة بلا عمل ذنب من الذنوب). وقال : علامة الحقيقة ترك ملاحظة العمل لا ترك العمل. وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " الكيس من دان نفسه وعمل لما بعد الموت ، والأحمق من اتبع هواه وتمنى على الله تعالى الأماني".

Ey evlat! Nice geceler ilmi tekrar ederek, kitap okuyarak uyanık geçirdin, uykuyu kendine haram ettin. Bunu sana yaptıran neydi, bilmiyorum. Eğer dünya malını elde etmek, onun çer çöpünü kendine çekmek, makamlarına ulaşmak, akranlarına ve emsaline karşı övünmekse, yazıklar olsun sana, yine yazıklar olsun! Yok, eğer maksadın Peygamber'in (s.a.v.) şeriatını ihya etmek, ahlakını güzelleştirmek, kötülüğü emreden nefsi kırmaksa, ne mutlu sana, yine ne mutlu! Şu beyti söyleyen ne doğru söylemiş:

أيها الولد : كم من ليال أحييتها بتكرار العلم ومطالعة الكتب وحرمت على نفسك النوم ، لا أعلم ما كان الباعث فيه إن كان نيل عرض الدنيا وجذب حطامها وتحصيل مناصبها والمباهاة على الأقران والأمثال فويل لك ثم ويل لك. وإن كان قصدك فيه إحياء شريعة النبي صلى الله عليه وسلم وتهذيب أخلاقك وكسر النفس الأمارة بالسوء ، فطوبى لك ثم طوبى لك. ولقد صدق من قال شعرا :

Gözlerin uykusuzluğu senin rızan için değilse boşadır; ağlayışları seni kaybetmek için değilse bâtıldır.

سهر العيون لغير وجهك ضائع / وبكاؤهن لغير فقدك باطل

Ey evlat! Dilediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin. Dilediğini sev, sonunda ondan ayrılacaksın. Dilediğini yap, sonunda karşılığını göreceksin.

أيها الولد : عش ما شئت فإنك ميت ، وأحبب من شئت فإنك مفارقه ، واعمل ما شئت فإنك مجزي به.

Ey evlat! Kelâm, hilâf, tıp, divanlar, şiirler, yıldızlar, aruz, nahiv ve sarf ilimlerini elde etmekten, celâl sahibi Allah'ın rızası dışında ömrü zayi etmekten başka ne kazandın? İsa'nın (a.s.) İncil'inde şunu gördüm: "Ölü tabuta konduğu andan kabrin kenarına konuncaya kadar Allah, azametiyle ona kırk soru sorar. İlki şudur: Kulum! Yıllarca insanların baktığı yeri temizledin, benim baktığım yeri bir saat bile temizlemedin." Allah her gün kalbine bakar ve der ki: "Başkası için ne yapıyorsun, hâlbuki benim iyiliğimle kuşatılmışsın? Sen sağır mısın, işitmiyor musun?"

أيها الولد : أي شيء حاصل لك من تحصيل علم الكلام ، والخلاف والطب والدواوين والأشعار والنجوم والعروض والنحو والتصريف غير تضييع العمر بخلاف ذي الجلال ، إني رأيت في إنجيل عيسى عليه الصلاة والسلام ، قال : من ساعة أن يوضع الميت على الجنازة إلى أن يوضع على شفير القبر يسأل الله بعظمته منه أربعين سؤالا ، لله أوله يقول عبدي طهرت منظر الخلق سنين وما طهرت منظري ساعة وكل يوم ينظر في قلبك يقول : ما تصنع لغيري وأنت محفوف بخيري ، أما أنت أصم لا تسمع.

Ey evlat! Amelsiz ilim deliliktir; ilimsiz amel ise olmaz.

أيها الولد : العلم بلا عمل جنون ، والعمل بغير علم لا يكون.

Bil ki ilim bugün seni günahlardan uzaklaştırmaz, itaate de sevk etmezse, yarın seni cehennem ateşinden de uzaklaştırmaz. Bugün amel etmez, geçen günlerin telafisine çalışmazsan, yarın kıyamet günü "Bizi geri döndür de salih amel işleyelim" dersin. O zaman şöyle denir: "Ey ahmak! Sen zaten oradan geliyorsun."

واعلم أن العلم لا يبعدك اليوم عن المعاصي ، ولا يحملك على الطاعة ، ولن يبعدك غدا عن نار جهنم ، وإذا لم تعمل اليوم ولم تدارك الأيام الماضية تقول غدا يوم القيامة ، فارجعنا نعمل صالحا ، فيقال : يا أحمق أنت من هناك تجيء.

3. Gece ve seher

Ey evlat! Gayretini ruhuna, yenilgiyi nefsine, ölümü bedenine ver. Çünkü konağın kabirdir. Kabir ehli her an seni bekliyor: Ne zaman onlara katılacaksın? Sakın, sakın onlara azıksız varma! Hz. Ebû Bekir (r.a.) der ki: "Bu bedenler kuşların kafesi, hayvanların ahırıdır. Düşün bakalım, sen hangisindensin?" Eğer yücelere ait kuşlardansan, "Rabbine dön" [Fecr 89/28] davulunun sesini işitince uçarak yükselir, cennetlerin en yüksek burçlarına konarsın. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) "Sa'd b. Muâz'ın ölümüyle Rahmân'ın arşı titredi" buyurmuştur. Allah korusun, eğer hayvanlardansan, Allah'ın buyurduğu gibi: "Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar." [A'râf 7/179] O zaman evin bir köşesinden ateşin çukuruna geçmekten emin olma. Rivayet edilir ki Hasan-ı Basrî'ye bir bardak soğuk su verildi. Bardağı aldı, bayıldı, bardak elinden düştü. Ayılınca "Ne oldu sana, ey Ebû Saîd?" dediler. Şöyle dedi: "Cehennem ehlinin, cennet ehline 'Bize biraz su ya da Allah'ın size verdiği rızıktan dökün' [A'râf 7/50] diyecekleri dileklerini hatırladım."

أيها الولد : اجعل الهمة في الروح ، والهزيمة في النفس ، والموت في البدن لأن منزلك القبر ، وأهل المقابر ينتظرونك في كل لحظة متى تصل إليهم ، إياك إياك أن تصل إليهم بلا زاد ، وقال أبو بكر الصديق رضي الله عنه : هذه الأجساد قفص الطيور ، واصطبل الدواب ، فتفكر في نفسك من أيهما أنت ، إن كنت من الطيور العلوية فحين تسمع طنين طبل ارجعي إلى ربك تطير صاعدا إلى أن تقعد في أعالي بروج الجنان ، كما قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " اهتز عرش الرحمن من موت سعد بن معاذ". والعياذ بالله إن كنت من الدواب ، كما قال الله تعالى : ( أولئك كالأنعام بل هم أضل ) [الأعراف : 179]. فلا تأمن انتقالك من زاوية الدار إلى هاوية النار ، وروي أن الحسن البصري رحمه الله تعالى أعطى شربة ماء بارد فأخذ القدح وغشي عليه وسقط من يده ، فلما أفاق قيل له : ما لك يا أبا سعيد؟ قال : ذكرت أمنية أهل النار حين يقولون لأهل الجنة أفيضوا علينا من الماء أو مما رزقكم الله.

Ey evlat! Eğer yalnız bilmek sana yetseydi ve başka bir amele ihtiyacın olmasaydı, "Yok mu isteyen? Yok mu bağışlanma dileyen? Yok mu tövbe eden?" çağrısı boşa gider, faydasız kalırdı. Rivayet edilir ki ashaptan bir topluluk Resûlullah'ın (s.a.v.) yanında Abdullah b. Ömer'i andılar. Resûlullah şöyle buyurdu: "O ne güzel adamdır keşke geceleri namaz kılsaydı." Yine ashabından birine şöyle buyurdu: "Ey falan! Gece çok uyuma; çünkü gece çok uyumak, sahibini kıyamet günü fakir bırakır."

أيها الولد : لو كان العلم المجرد كافيا لك ولا تحتاج إلى عمل سواه ، لكان نداء : هل من سائل ، هل من مستغفر ، هل من تائب ضائعا ، بلا فائدة. وروي أن جماعة من الصحابة رضوان الله عليهم أجمعين ذكروا عبد الله بن عمر عند رسول الله صلى الله عليه وسلم فقال : " نعم الرجل هو ، لو كان يصلي بالليل" وقال عليه السلام لرجل من أصحابه : " يا فلان لا تكثر النوم بالليل ، فإن كثرة النوم بالليل يدع صاحبه فقيرا يوم القيامة".

Ey evlat! "Gecenin bir kısmında kalk, namaz kıl" [İsrâ 17/79] bir emirdir. "Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi" [Zâriyât 51/18] bir övgüdür. "Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler" [Âl-i İmrân 3/17] bir anıştır. Peygamber (a.s.) buyurdu: "Allah'ın sevdiği üç ses vardır: horozun sesi, Kur'an okuyanın sesi ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerin sesi." Süfyân-ı Sevrî (r.a.) der ki: "Allah seher vaktinde bir rüzgâr yarattı; zikirleri ve istiğfarları Cebbâr olan Melik'e taşır." Yine der ki: "Gecenin başında arşın altından bir münadi seslenir: 'Haberiniz olsun, ibadet edenler kalksın!' Kalkarlar ve Allah'ın dilediği kadar namaz kılarlar. Gecenin yarısında bir münadi seslenir: 'Haberiniz olsun, gönülden boyun eğenler kalksın!' Kalkarlar ve sehere kadar namaz kılarlar. Seher olunca bir münadi seslenir: 'Haberiniz olsun, bağışlanma dileyenler kalksın!' Kalkarlar ve istiğfar ederler. Fecir doğunca bir münadi seslenir: 'Haberiniz olsun, gafiller kalksın!' Onlar da kabirlerinden diriltilmiş ölüler gibi yataklarından kalkarlar."

أيها الولد : ومن الليل فتهجد به : أمر ، وبالأسحار هم يستغفرون شكر ، والمستغفرون بالأسحار ذكر ، قال عليه السلام : " ثلاثة أصوات يحبها الله تعالى : صوت الديك ، وصوت الذي يقرأ القرآن ، وصوت المستغفرين بالأسحار". قال سفيان الثوري ، رحمة الله تعالى عليه : إن الله تبارك وتعالى خلق ريحا بالأسحار تحمل الأذكار والاستغفار إلى الملك الجبار ، وقال أيضا : إذا كان أول الليل ينادي مناد من تحت العرش : ألا ليقم العابدون فيقومون ويصلون ما شاء الله ، ثم ينادي مناد في شطر الليل : ألا ليقم القانتون ، فيقومون ويصلون إلى السحر ، فإذا كان السحر نادى مناد : ألا ليقم المستغفرون ، فيقومون ويستغفرون ، فإذا طلع الفجر نادى مناد : ألا ليقم الغافلون فيقومون من فروشهم كالموتى نشروا من قبورهم.

Ey evlat! Lokman Hakîm'in oğluna vasiyetlerinde şu söz rivayet edilir: "Oğulcuğum! Horoz senden akıllı olmasın; o seher vakitlerinde seslenirken sen uyuyorsun." Şu şiiri söyleyen ne güzel söylemiş:

أيها الولد : روي في وصايا لقمان الحكيم لابنه أنه قال : يا بني لا يكونن الديك أكيس منك ينادي بالأسحار وأنت نائم ، ولقد أحسن من قال شعرا :

Gecenin karanlığında bir dal üstünde bir güvercin inledi, ben ise uyuyordum. Yalan söyledim, Beytullah'a andolsun; âşık olsaydım güvercinler ağlamakta benden önce davranmazdı. Rabbime hayran, tutkun olduğumu iddia ederim de ağlamam; hayvanlar ağlar.

لقد هتفت في جنح ليل حمامة / على فنن وهنا وإني لنائم كذبت وبيت الله لو كنت عاشقا / لما سبقتني بالبكاء الحمائم وأزعم أني هائم ذو صبابة / لربي فلا أبكي ، وتبكي البهائم

4. İtaat ve yolcunun dört şartı

Ey evlat! İlmin özü, itaatin ve ibadetin ne olduğunu bilmendir.

أيها الولد : خلاصة العلم أن تعلم أن الطاعة والعبادة ما هي.

Bil ki itaat ve ibadet, emirlerde ve yasaklarda, sözde ve fiilde Şâri'e, yani dinin sahibine uymaktır. Yani söylediğin, yaptığın ve terk ettiğin her şey şeriata uygun olmalıdır. Mesela bayram gününde ve teşrik günlerinde oruç tutsan isyan etmiş olursun. Gasp edilmiş bir elbiseyle namaz kılsan, görünüşte ibadet olsa da günaha girersin.

اعلم : أن الطاعة والعبادة متابعة الشارع في الأوامر والنواهي ، بالقول والفعل. يعني كل ما تقول وتفعل وتترك ويكون باقتداء الشرع ، كما لو صمت يوم العيد وأيام التشريق تكون عاصيا ، أو صليت في ثوب مغصوب وإن كانت صورة عبادة تأثم.

Ey evlat! Sözün ve fiilin şeriata uygun olmalı. Çünkü şeriata uymadan ilim de amel de sapkınlıktır. Sûfîlerin coşkun sözlerine ve gösterişli laflarına aldanmamalısın. Çünkü bu yolda yürümek mücahede ile, nefsin arzusunu kesmekle, onun hevasını riyazet kılıcıyla öldürmekle olur; şatafatlı sözlerle ve boş laflarla değil.

أيها الولد : ينبغي لك أن يكون قولك وفعلك موافقا للشرع إذ العلم والعمل بلا اقتداء الشرع ضلالة ، وينبغي لك أن لا تغتر بالشطح وطامات الصوفية لأن سلوك هذا الطريق يكون بالمجاهدة وقطع شهوة النفس وقتل هواها بسيف الرياضة لا بالطامات والترهات.

Bil ki başıboş bir dil ve gaflet ile şehvetle dolu, kapanmış bir kalp, bedbahtlığın alametidir. Nefsi gerçek bir mücahede ile öldürmedikçe kalbin marifet nurlarıyla dirilmez.

واعلم ، أن اللسان المطلق والقلب المطبق المملوء بالغفلة والشهوة علامة الشقاوة ، حتى لا تقتل النفس بصدق المجاهدة لن يحيي قلبك بأنوار المعرفة.

Bil ki bana sorduğun meselelerin bir kısmının cevabı yazıyla ve sözle doğru dürüst verilemez. O hâle ulaşırsan ne olduğunu bilirsin; ulaşmazsan onu bilmek imkânsızdır. Çünkü bunlar tadılarak bilinir; tadılarak bilinen her şeyi sözle anlatmak mümkün değildir. Tatlının tatlılığı ve acının acılığı ancak tadılarak bilinir. Nitekim anlatılır ki evlenme imkânı olmayan bir adam, bir arkadaşına "Bana evliliğin lezzetinin nasıl bir şey olduğunu anlat" diye yazmış. Arkadaşı da cevabında şöyle yazmış: "Ey falan! Seni yalnızca bundan mahrum sanırdım; şimdi anladım ki üstelik ahmakmışsın. Çünkü bu lezzet tadılarak bilinir; ona ulaşırsan bilirsin, yoksa sözle ve yazıyla anlatılamaz."

واعلم ، بأن بعض مسائلك التي سألتني عنها لا يستقيم جوابها بالكتابة والقول إن لم تبلغ تلك الحالة تعرف ما هي ، وإلا فعلمها من المستحيلات لأنها ذوقية ، وكل ما يكون ذوقيا لا يستقيم وصفه بالقول كحلاوة الحلو ومرارة المر لا يعرف إلا بالذوق. كما حكي أن عنينا كتب إلى صاحب له أن عرفني لذة المجامعة كيف تكون ، فكتب له في جوابه : يا فلان إني كنت حسبتك عنينا فقط. الآن عرفت أنك عنين وأحمق. لأن هذه اللذة ذوقية إن تصل إليها تعرف ، وإلا لا يستقيم وصفها بالقول والكتابة.

Ey evlat! Sorularının bir kısmı bu türdendir. Cevabı verilebilecek olanları ise İhyâü Ulûmi'd-Dîn'de ve başka eserlerde anlattık. Burada da bunlardan bir kısmını hatırlatıp işaret edelim. Deriz ki: Yolcuya, yani Allah yolunda yürüyene dört şey gereklidir:

أيها الولد : بعض مسائلك من هذا القبيل ، وأما البعض الذي يستقيم له الجواب فقد ذكرناه في إحياء العلوم وغيره. وتذكر هاهنا نبدأ منه ونشير إليه فنقول : قد وجب على السالك أربعة أمور :

Birincisi: İçinde bid'at bulunmayan sahih bir inanç.

الأمر الأول : اعتقاد صحيح لا يكون فيه بدعة.

İkincisi: Bir daha günaha dönülmeyen samimi bir tövbe.

والثاني : توبة نصوح لا يرجع بعدها إلى الزلة.

Üçüncüsü: Hakkını yediğin kimselerin rızasını almak; öyle ki kimsenin üzerinde bir hakkı kalmasın.

والثالث : استرضاء الخصوم حتى لا يبقى لأحد عليك حق.

Dördüncüsü: Allah'ın emirlerini yerine getirmeye yetecek kadar şeriat ilmi öğrenmek; ardından ahiret ilimlerinden kurtuluşa vesile olacak olanı. Anlatılır ki Şiblî (r.a.) dört yüz hocaya hizmet etti ve şöyle dedi: "Dört bin hadis okudum. Sonra içlerinden bir hadisi seçtim, onunla amel ettim, diğerlerini bıraktım. Çünkü üzerinde düşündüm ve kurtuluşumun onda olduğunu gördüm. Öncekilerin ve sonrakilerin bütün ilmi onun içindeydi; ben de onunla yetindim." O hadis şudur: Resûlullah (s.a.v.) ashabından birine şöyle buyurmuştur: "Dünyan için orada kalacağın kadar çalış. Ahiretin için orada kalacağın kadar çalış. Allah için O'na ihtiyacın kadar çalış. Ateş için de ona dayanabileceğin kadar çalış."

والرابع : تحصيل علم الشريعة قدر ما تؤدي به أوامر الله تعالى. ثم من العلوم الآخرة ما يكون به النجاة. حكي أن الشبلي رحمه الله خدم أربعمائة أستاذ ، وقال : قرأت أربعة آلاف حديث ، ثم اخترت منها حديثا واحدا وعملت به وخليت ما سواه لأني تأملته فوجدت خلاصي ونجاتي فيه. وكان علم الأولين والآخرين كله مندرجا فيه فاكتفيت به ، وذلك أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال لبعض أصحابه : " اعمل لدنياك بقدر مقامك فيها ، واعمل لآخرتك بقدر بقائك فيها ، واعمل لله بقدر حاجتك إليه ، واعمل للنار بقدر صبرك عليها".

5. Hâtem-i Esam'ın sekiz faydası

Ey evlat! Bu hadisi bildiğinde çok ilme ihtiyaç kalmaz. Bir başka hikâyeye daha bak: Hâtem-i Esam, Şakîk-i Belhî'nin talebelerindendi. Şakîk bir gün ona sordu: "Otuz yıldır benimle berabersin; bu sürede ne elde ettin?" Hâtem dedi ki: "İlimden sekiz fayda elde ettim. Bunlar bana yeter; çünkü kurtuluşumu onlarda umuyorum." Şakîk "Nedir onlar?" diye sordu. Hâtem-i Esam şöyle dedi:

أيها الولد : إذا علمت هذا الحديث لا حاجة إلى العلم الكثير ، وتأمل في حكاية أخرى : وذلك أن حاتما الأصم كان من أصحاب الشقيق البلخي رحمة الله تعالى عليهما ، فسأله يوما قال : صاحبتني منذ ثلاثين سنة ما حصلت فيها؟ قال : حصلت ثماني فوائد من العلم وهي تكفيني منه لأني أرجو خلاصي ونجاتي فيها ، فقال شقيق : ما هي! قال حاتم الأصم :

Birinci fayda: İnsanlara baktım, her birinin sevip bağlandığı bir sevgilisi var. Bu sevgililerin bazısı onunla ölüm hastalığına kadar, bazısı kabrin kenarına kadar gidiyor. Sonra hepsi geri dönüp onu tek başına, yapayalnız bırakıyor; hiçbiri onunla kabre girmiyor. Düşündüm ve dedim ki: İnsanın en hayırlı sevgilisi, onunla kabrine giren ve orada ona yoldaş olandır. Salih amellerden başkasını bulamadım. Onları kendime sevgili edindim ki kabrimde bana ışık olsunlar, orada bana yoldaşlık etsinler ve beni yalnız bırakmasınlar.

الفائدة الأولى : إني نظرت إلى الخلق فرأيت لكل منهم محبوبا ومعشوقا يحبه ويعشقه وبعض ذلك المحبوب يصاحبه إلى مرض الموت وبعضه إلى شفير القبر ، ثم يرجع كله ويتركه فريدا وحيدا ولا يدخل معه في قبره منهم أحد ، فتفكرت وقلت : أفضل محبوب المرء ما يدخل معه في قبره ويؤانسه فيه فما وجدت غير الأعمال الصالحة فأخذتها محبوبا لي لتكون سراجا لي في قبري ، وتؤانسني فيه ولا تتركني فريدا.

İkinci fayda: İnsanların hevalarına uyduklarını, nefislerinin isteklerine koştuklarını gördüm. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevadan alıkoyana gelince, şüphesiz cennet onun barınağıdır." [Nâziât 79/40-41] Kur'an'ın hak ve doğru olduğuna kesin olarak inandım. Nefsime muhalefet etmeye koştum, onunla mücahedeye giriştim; ona hevasını tattırmadım. Sonunda Allah'a itaate razı oldu ve boyun eğdi.

الفائدة الثانية : إني رأيت الخلق يقتدون بأهوائهم ويبادرون إلى مرادات أنفسهم فتأملت قوله تعالى: ( وأما من خاف مقام ربه ونهى النفس عن الهوى * فإن الجنة هي المأوى ) [النازعات : 40 و41]. وتيقنت أن القرآن حق صادق فبادرت إلى خلاف نفسي وتشمرت بمجاهدتها وما متعتها بهواها حتى رضيت بطاعة الله سبحانه وتعالى وانقادت.

Üçüncü fayda: Herkesin dünyanın çer çöpünü toplamaya çalıştığını, sonra onu sımsıkı tuttuğunu gördüm. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Sizin yanınızdaki tükenir, Allah'ın katındaki ise bakidir." [Nahl 16/96] Dünyadan kazandığımı Allah rızası için harcadım, yoksullar arasında dağıttım ki Allah katında benim için bir hazine olsun.

الفائدة الثالثة : إني رأيت كل واحد من الناس يسعى في جمع حطام الدنيا ثم يمسكها قابضا يده عليه ، فتأملت في قوله تعالى : ( ما عندكم ينفد وما عند الله باق ) [النحل : 96]. فبذلت محصولي من الدنيا لوجه الله تعالى ، ففرقته بين المساكين ليكون ذخرا لي عند الله تعالى.

Dördüncü fayda: Bazı insanların şeref ve izzeti kavminin ve aşiretinin çokluğunda sandığını, onlara güvenip aldandığını gördüm. Bir başkası bunu malın bolluğunda ve çocukların çokluğunda sandı ve onlarla övündü. Bazıları da şeref ve izzeti insanların malını gasp etmekte, onlara zulmetmekte ve kanlarını dökmekte sandı. Bir topluluk da bunu malı telef etmekte, israf etmekte ve saçıp savurmakta zannetti. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Allah katında en değerliniz, takvası en çok olanınızdır." [Hucurât 49/13] Takvayı seçtim. Kur'an'ın hak ve doğru olduğuna, onların zan ve hesaplarının ise bâtıl ve geçici olduğuna inandım.

الفائدة الرابعة : إني رأيت بعض الخلق ظن شرفه وعزه في كثرة الأقوام والعشائر فاغتر بهم ، وزعم آخر أنه في ثروة الأموال وكثرة الأولاد فافتخروا بها ، وحسب بعضهم الشرف والعز في غصب أموال الناس وظلمهم وسفك دمائهم ، واعتقدت طائفة أنه في إتلاف المال وإسرافه وتبذيره ، وتأملت في قوله تعالى : ( إن أكرمكم عند الله أتقاكم ) [الحجرات : 13]. فاخترت التقوى واعتقدت أن القرآن حق صادق وظنهم وحسبانهم كلها باطل زائل.

Beşinci fayda: İnsanların birbirini kötülediğini, birbirinin gıybetini yaptığını gördüm. Bunun mal, makam ve ilimdeki kıskançlıktan kaynaklandığını buldum. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık." [Zuhruf 43/32] Anladım ki bu paylaştırma ezelde Allah'tandır. Kimseyi kıskanmadım ve Allah'ın taksimine razı oldum.

الفائدة الخامسة : إني رأيت الناس يذم بعضهم بعضا ويغتاب بعضهم بعضا ، فوجدت ذلك من الحسد في المال والجاه والعلم ، فتأملت في قوله تعالى : ( نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا ) [الزخرف : 32]. فعلمت أن القسمة كانت من الله تعالى في الأزل فما حسدت أحدا ورضيت بقسمة الله تعالى.

Altıncı fayda: İnsanların bir çıkar ve sebep yüzünden birbirine düşmanlık ettiğini gördüm. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin." [Fâtır 35/6] Anladım ki şeytandan başkasına düşmanlık etmek caiz değildir.

الفائدة السادسة : إني رأيت الناس يعادي بعضهم بعضا لغرض وسبب فتأملت قوله تعالى: ( إن الشيطان لكم عدو فاتخذوه عدوا ) [فاطر : 6]. فعلمت أنه لا يجوز عداوة آخر غير الشيطان.

Yedinci fayda: Herkesin yiyecek ve geçim peşinde öyle büyük bir hırsla koştuğunu gördüm ki bu yüzden şüpheliye ve harama düşüyor, kendini alçaltıyor, değerini düşürüyordu. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Yeryüzünde rızkı Allah'a ait olmayan hiçbir canlı yoktur." [Hûd 11/6] Anladım ki rızkım Allah'a aittir ve O bunu üstlenmiştir. Ben de O'na ibadetle meşgul oldum, O'ndan başkasından umudumu kestim.

والفائدة السابعة : إني رأيت كل أحد يسعى بجد ويجتهد بمبالغة لطلب القوت والمعاش بحيث يقع به في شبهة وحرام ، ويذل نفسه ، وينقص قدره ، فتأملت في قوله تعالى ( وما من دابة في الأرض إلا على الله رزقها ) [هود : 6]. فعلمت أن رزقي على الله تعالى ، وقد ضمنه فاشتغلت بعبادته وقطعت طمعي عمن سواه.

Sekizinci fayda: Herkesin yaratılmış bir şeye dayandığını gördüm. Kimi altına ve gümüşe, kimi mala ve mülke, kimi zanaatına ve mesleğine, kimi de kendisi gibi bir yaratığa dayanıyordu. Allah'ın şu sözü üzerinde düşündüm: "Kim Allah'a tevekkül ederse O ona yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur." [Talâk 65/3] Ben de Allah'a tevekkül ettim. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Şakîk şöyle dedi: "Allah seni muvaffak kılsın. Ben Tevrat'a, İncil'e, Zebur'a ve Furkân'a baktım; bu dört kitabın bu sekiz fayda etrafında döndüğünü gördüm. Bunlarla amel eden, bu dört kitapla amel etmiş olur."

الفائدة الثامنة : إني رأيت كل واحد معتمدا على شيء مخلوق بعضهم إلى الدينار والدرهم ، وبعضهم إلى المال والملك ، وبعضهم إلى الحرفة والصناعة ، وبعضهم إلى مخلوق مثله ، فتأملت في قوله تعالى : ( ومن يتوكل على الله فهو حسبه إن الله بالغ أمره قد جعل الله لكل شيء قدرا ) [الطلاق: 3]. فتوكلت على الله تعالى فهو حسبي ونعم الوكيل ، فقال شقيق : وفقك الله تعالى إني قد نظرت التوراة والإنجيل والزبور والفرقان ، فوجدت الكتب الأربعة تدور على هذه الفوائد الثمانية ، فمن عمل بها كان عاملا بهذه الكتب الأربعة.

Ey evlat! Bu iki hikâyeden anladın ki ilmi çoğaltmaya ihtiyacın yok. Şimdi de hak yolunun yolcusuna gerekenleri açıklayayım.

أيها الولد : قد علمت من هاتين الحكايتين أنك لا تحتاج إلى تكثير العلم ، والآن أبين ما يجب على سالك سبيل الحق.

6. Mürşit, tasavvuf, kulluk, tevekkül, ihlâs

Bil ki yolcunun, kötü huylarını terbiyesiyle söküp atacak ve yerine güzel huy koyacak, yol gösteren ve yetiştiren bir şeyhe ihtiyacı vardır. Terbiye, ekinin arasından dikenleri ve yabani otları söküp atan çiftçinin işine benzer; böylece ekin güzelce büyür ve mahsulü tamam olur. Yolcunun, onu edeplendirecek ve Allah yoluna irşat edecek bir şeyhi olması şarttır. Çünkü Allah, kullarını yoluna irşat etmek için bir peygamber gönderdi. O (s.a.v.) dünyadan göçünce Allah'a irşat etsinler diye yerine halifeler bıraktı. Resûlullah'ın (s.a.v.) vekili olmaya layık şeyhin şartı, âlim olmasıdır. Fakat her âlim bu halifeliğe layık değildir. Herkes mürşit olduğunu iddia etmesin diye sana onun bazı alametlerini kısaca açıklayayım.

فاعلم أنه ينبغي للسالك شيخ مرشد مربي ليخرج الأخلاق السيئة منه بتربيته ويجعل مكانها خلقا حسنا. ومعنى التربية يشبه فعل الفلاح الذي يقلع الشوك ويخرج النباتات الأجنبية من بين الزرع ليحسن نباته ويكمل ريعه ، ولا بد للسالك من شيخ يؤديه ويرشده إلى سبيل الله تعالى ، لأن الله أرسل للعباد رسولا للإرشاد إلى سبيله ، فإذا ارتحل صلى الله عليه وسلم فقد خلف الخلفاء في مكانه حتى يرشدوا إلى الله تعالى ، وشرط الشيخ الذي يصلح أن يكون نائبا لرسول الله صلوات الله وسلامه عليه وأن يكون عالما ، ولكن لا كل عالم يصلح للخلافة ، وإني أبين لك بعض علامته على سبيل الإجمال حتى لا يدعي كل أحد أنه مرشد.

Deriz ki: Dünya sevgisinden ve makam sevgisinden yüz çeviren; tabiiyeti zincirleme olarak Peygamberlerin efendisine (s.a.v.) ulaşan basiret sahibi birine uymuş olan; az yemek, az konuşmak, az uyumak ve çok namaz, çok sadaka, çok oruçla nefsinin terbiyesini güzelce yapmış olan; o basiret sahibi şeyhe uyarak sabır, namaz, şükür, tevekkül, yakîn, kanaat, nefsin huzuru, hilim, tevazu, ilim, doğruluk, hayâ, vefa, vakar, sükûnet ve teenni gibi güzel ahlakı kendine yaşayış hâline getirmiş olan kimse, Peygamber'in (s.a.v.) nurlarından bir nurdur ve ona uyulmaya layıktır. Fakat böyle birinin bulunması kızıl kükürtten daha nadirdir. Saadet yardım edip de böyle bir şeyh bulan ve şeyhin de kabul ettiği kimse, ona zahiren ve batınen saygı göstermelidir. Zahiren saygı, onunla tartışmaması, her meselede ona delil getirmeye kalkışmamasıdır; hatasını bilse bile. Namaz vakti dışında onun önüne seccadesini sermemeli, namazı bitince kaldırmalıdır. Onun yanında çok nafile namaz kılmamalı, şeyhin emrettiği işleri gücü yettiğince yapmalıdır. Batınen saygı ise zahiren işitip kabul ettiği hiçbir şeyi içinden ne fiille ne sözle inkâr etmemesidir; ta ki nifakla damgalanmasın. Buna gücü yetmiyorsa, içi dışına uyuncaya kadar onunla sohbeti bırakmalıdır. Kötü arkadaşla oturmaktan sakınmalıdır ki cin ve insan şeytanlarının hâkimiyeti kalbinin avlusundan kesilsin ve kalbi şeytanlığın kirinden arınsın. Her hâlde fakirliği zenginliğe tercih etmelidir. Sonra bil ki tasavvufun iki vasfı vardır: istikamet ve halktan sükûnet bulmak. Kim istikamet üzere olur, insanlara karşı ahlakını güzelleştirir ve onlara hilimle muamele ederse o sûfîdir. İstikamet, nefsin payını nefsine feda etmesidir. İnsanlarla güzel ahlak ise insanları kendi isteğine göre davranmaya zorlamaman, şeriata aykırı olmadıkça kendini onların isteğine uydurmandır. Sonra bana kulluğu sordun. Kulluk üç şeydir: Birincisi, şeriatın emrini korumak. İkincisi, kazaya, kadere ve Allah'ın taksimine razı olmak. Üçüncüsü, Allah'ın rızasını ararken kendi nefsinin rızasını terk etmek. Bana tevekkülü sordun. Tevekkül, Allah'ın vaadine inancını sağlamlaştırmandır; yani senin için takdir edilenin, dünyadaki herkes onu senden çevirmeye çalışsa da mutlaka sana ulaşacağına; yazılmayanın da bütün dünya sana yardım etse bile sana ulaşmayacağına inanmandır. Bana ihlâsı sordun. İhlâs, bütün amellerinin Allah için olması; kalbinin insanların övgüsüyle rahatlamaması ve kınamalarına aldırmamasıdır. Bil ki riya, halkı büyük görmekten doğar. İlacı, onları kudretin altında boyun eğmiş görmen ve rahat ya da sıkıntı ulaştırmaya güçleri olmamakta onları cansız varlıklar gibi saymandır; ta ki onlara gösteriş yapmaktan kurtulasın. Onları güç ve irade sahibi saydıkça riya senden uzaklaşmaz.

فنقول : من يعرض عن حب الدنيا وحب الجاه ، وكان قد تابع لشخص بصير يتسلسل متابعته إلى سيد المرسلين صلى الله عليه وسلم وكان محسنا رياضة نفسه من قلة الأكل والقول والنوم ، وكثرة الصلوات والصدقة والصوم ، وكان بمتابعته الشيخ البصير جاعلا محاسن الأخلاق له سيرة كالصبر والصلاة والشكر والتوكل واليقين والقناعة وطمأنينة النفس والحلم والتواضع والعلم والصدق والحياء والوفاء والوقار والسكون والتأني وأمثالها ، فهو إذا نور من أنوار النبي صلى الله عليه وسلم يصلح للاقتداء به ، ولكن وجود مثله نادر أعز من الكبريت الأحمر ، ومن ساعدته السعادة فوجد شيخا كما ذكرنا وقبله الشيخ ينبغي أن يحترمه ظاهرا وباطنا. أما احترام الظاهر فهو أن لا يجادله ولا يشتغل بالاحتجاج معه في كل مسألة وإن علم خطأه ، ولا يلقي بين يديه سجادته إلا وقت أداء الصلاة فإذا فرغ يرفعها ، ولا يكثر نوافل الصلاة بحضرته ، ويعمل ما يأمره الشيخ من العمل بقدر وسعه وطاقته. وأما احترام الباطن فهو أن كل ما يسمع ويقبل منه في الظاهر لا ينكره في الباطن لا فعلا ولا قولا لئلا يتسم بالنفاق ، وإن لم يستطع يترك صحبته إلى أن يوافق باطنه ظاهره ، ويحترز عن مجالسة صاحب السوء ليقصر ولاية شياطين الجن والإنس من صحن قلبه فيصفى عن لوث الشيطنة ، وعلى كل حال يختار الفقر على الغنى. ثم اعلم ، أن التصوف له خصلتان : الاستقامة والسكون عن الخلق ، فمن استقام وأحسن خلقه بالناس وعاملهم بالحلم فهو صوفي. والاستقامة أن يفدي حظ نفسه لنفسه ، وحسن الخلق مع الناس أن لا تحمل الناس على مراد نفسك بل تحمل نفسك على مرادهم ما لم يخالفوا الشرع ، ثم إنك سألتني عن العبودية ، وهي ثلاثة أشياء أحدها : محافظة أمر الشرع ، وثانيها : الرضاء بالقضاء والقدر وقسمة الله تعالى ، وثالثها : ترك رضاء نفسك في طلب رضاء الله تعالى ، وسألتني عن التوكل هو أن تستحكم اعتقادك بالله تعالى فيما وعد يعني تعتقد أن ما قدر لك سيصل إليك لا محالة وإن اجتهد كل من في العالم على صرفه عنك ، وما لم يكتب لن يصل إليك وإن ساعدك جميع العالم. وسألتني عن الإخلاص ، وهو أن تكون أعمالك كلها لله تعالى ولا يرتاح قلبك بمحامد الناس ولا تبالي بمذمتهم. واعلم ، أن الرياء يتولد من تعظيم الخلق ، وعلاجه أن تراهم مسخرين تحت القدرة وتحسبهم كالجمادات في عدم قدرة إيصال الراحة والمشقة لتخلص من مراءاتهم ، ومتى تحسبهم ذوي قدرة وإرادة لن يبعد عنك الرياء.

Ey evlat! Geri kalan sorularının bir kısmı eserlerimde yazılıdır, onları oradan ara. Bir kısmını ise yazmak haramdır. Sen bildiğinle amel et ki bilmediğin sana açılsın.

أيها الولد : والباقي من مسائلك بعضها مسطور في مصنفاتي فاطلبه منه وكتابة بعضها حرام ، اعمل أنت بما تعمل ليكشف لك ما لم تعلم.

Ey evlat! Bugünden sonra sana müşkil gelen şeyi bana ancak gönül diliyle sor. Allah buyurur: "Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu." [Hucurât 49/5] Hızır'ın (a.s.) nasihatini kabul et: "Ben sana kendiliğimden bir açıklama yapıncaya kadar bana hiçbir şey sorma." [Kehf 18/70] O vakte ulaşıncaya ya da sana açılıp onu görünceye kadar acele etme: "Size ayetlerimi göstereceğim, benden acele istemeyin." [Enbiyâ 21/37] Vaktinden önce bana sorma. Kesin olarak bil ki ancak yürüyerek varırsın. Allah buyurur: "Yeryüzünde gezip dolaşıp da bakmadılar mı?" [Rûm 30/9; Mü'min 40/21]

أيها الولد : بعد اليوم لا تسألني ما أشكل عليك إلا بلسان الجنان قوله تعالى : ( ولو أنهم صبروا حتى تخرج إليهم لكان خيرا لهم ) [الحجرات : 5]. واقبل نصيحة الخضر عليه السلام حين قال : ( فلا تسئلني عن شيء حتى أحدث لك منه ذكرا ) [الكهف : 70]. ولا تستعجل حتى تبلغ أو أنه يكشف لك وتراه : ( سأريكم آياتي فلا تستعجلون ) [الأنبياء : 37]. فلا تسألني قبل الوقت: وتيقن أنك لا تصل إلا بالسير لقوله تعالى : ( أولم يسيروا في الأرض فينظروا ) [الروم : 9. غافر : 21].

Ey evlat! Allah'a andolsun, yürürsen her konakta harikalar görürsün. Canını feda et; çünkü bu işin başı can vermektir. Nitekim Zünnûn-i Mısrî, talebelerinden birine şöyle demiştir: "Canını vermeye gücün yetiyorsa gel; yoksa sûfîlerin boş sözleriyle uğraşma."

أيها الولد : بالله إن تسر تر العجائب في كل منزل ، وابذل روحك فإن رأس هذا الأمر بذل الروح كما قال ذو النون المصري رحمه الله تعالى لأحد من تلامذته : إن قدرت على بذل الروح فتعال وإلا فلا تشتغل بترهات الصوفية.

7. Bırakılacak dört şey

Ey evlat! Sana sekiz şey nasihat ediyorum; benden kabul et ki ilmin kıyamet günü aleyhine hasım olmasın. Bunların dördünü yapacak, dördünü bırakacaksın. Bırakacakların şunlardır:

أيها الولد : إني أنصحك بثمانية أشياء اقبلها مني لئلا يكون علمك خصما عليك يوم القيامة ، تعمل منها أربعة ، وتدع منها أربعة أما اللواتي تدع :

Birincisi: Gücün yettiğince hiçbir meselede kimseyle münazara etme. Çünkü münazarada pek çok afet vardır; günahı faydasından büyüktür. Zira münazara riya, haset, kibir, kin, düşmanlık, böbürlenme gibi her kötü huyun kaynağıdır. Evet, eğer seninle bir kişi ya da bir topluluk arasında bir mesele çıkarsa ve senin niyetin hakkı ortaya çıkarmak, onun kaybolmamasını sağlamaksa tartışmak caizdir. Fakat bu niyetin iki alameti vardır: Birincisi, hakkın senin dilinden mi yoksa başkasının dilinden mi ortaya çıktığını ayırt etmemendir. İkincisi, tartışmanın baş başa olmasını herkesin önünde olmasından daha çok sevmendir. Dinle, burada sana bir fayda anlatayım. Bil ki müşkil şeyleri sormak, kalbin hastalığını tabibe arz etmektir; cevap vermek de o hastalığı iyileştirmeye çalışmaktır. Bil ki cahiller kalbi hasta olanlar, âlimler ise tabiplerdir. Eksik âlim iyi tedavi edemez. Olgun âlim ise her hastayı tedavi etmez; ancak tedaviyi kabul edeceğini ve iyileşeceğini umduğu kimseyi tedavi eder. Hastalık müzmin ya da çaresiz olur da tedavi kabul etmezse, tabibin ustalığı "Bu tedavi kabul etmez" demesi ve onu tedaviyle uğraşmamasıdır; çünkü bunda ömrü zayi etmek vardır. Sonra bil ki cehalet hastalığı dört türlüdür:

أحدها : أن لا تناظر أحدا في مسألة ما استطعت لأن فيها آيات كثيرة فإثمها أكبر من نفعها ، إذ هي منبع كل خلق ذميم كالرياء والحسد والكبر والحقد والعداوة والمباهاة وغيرها ، نعم لو وقع مسألة بينك وبين شخص أو قوم وكانت إرادتك فيها أن تظهر الحق ولا يضيع جاز البحث لكن لتلك الإرادة علامتان : إحداهما : أن لا تفرق بين أن ينكشف الحق على لسانك أو على لسان غيرك ، والثانية : أن يكون البحث في الخلاء أحب إليك من أن يكون في الملأ ، واسمع إني أذكر لك هاهنا فائدة. واعلم أن السؤال عن المشكلات عرض مرض القلب إلى الطبيب والجواب له سعي لإصلاح مرضه. واعلم : أن الجاهلين المرضى قلوبهم والعلماء الأطباء والعالم الناقص لا يحسن المعالجة والعالم الكامل لا يعالج كل مريض بل يعالج من يرجو فيه قبول المعالجة والصلاح. وإذا كانت العلة مزمنة أو عقيما لا تقبل العلاج فحذاقة الطبيب فيه أن يقول هذا لا يقبل العلاج فلا تشتغل فيه بمداواته لأن فيه تضييع العمر ، ثم اعلم ، أن مرض الجهل على أربعة أنواع :

Biri tedavi kabul eder, diğerleri etmez. Tedavi kabul etmeyenlerin birincisi: Sorusu ve itirazı haset ve kinden kaynaklanan kimsedir. Ona en güzel, en açık, en anlaşılır cevabı versen bile bu onda kin, düşmanlık ve hasetten başka bir şey artırmaz. Yapılacak şey onun cevabıyla uğraşmamaktır. Nitekim denmiştir ki:

أحدها : يقبل العلاج والباقي لا يقبل أما الذي لا يقبل" أحدها" من كان سؤاله واعتراضه عن حسده وبغضه فكلما تجيبه بأحسن الجواب وأفصحه وأوضحه فلا يزيد له ذلك إلا بغضا وعداوة وحسدا ، فالطريق أن لا تشغل بجوابه فقد قيل :

Her düşmanlığın giderilmesi umulabilir; sana hasetten düşman olanın düşmanlığı hariç.

كل العداوة قد ترجى إزالتها / إلا عداوة من عاداك عن حسد

O hâlde ondan yüz çevirmeli, onu hastalığıyla baş başa bırakmalısın. Allah buyurur: "Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenden sen de yüz çevir." [Necm 53/29] Hasetçi, söylediği ve yaptığı her şeyle ilminin ekinine ateş salar. Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.

فينبغي أن تعرض عنه وتتركه مع مرضه ، قال الله تعالى : ( فأعرض عن من تولى عن ذكرنا ولم يرد إلا الحياة الدنيا ) [النجم : 29]. والحسود بكل ما يقول ويفعل أوقد النار في زرع علمه ، الحسد يأكل الحسنات كما تأكل النار الحطب.

İkincisi: Hastalığı ahmaklıktan kaynaklanan kimsedir; bu da tedavi kabul etmez. Nitekim İsa (a.s.) şöyle demiştir: "Ölüleri diriltmekten aciz kalmadım; ama ahmağı tedaviden aciz kaldım." Bu, kısa bir süre ilimle uğraşıp akli ve şer'i ilimlerden biraz bir şey öğrenen, sonra ahmaklığından dolayı ömrünü akli ve şer'i ilimlerde geçirmiş büyük bir âlime soru soran ve itiraz eden kimsedir. Bu ahmak bilmez; kendisine müşkil geleni o büyük âlime de müşkil sanır. Bu kadarını bilmediğine göre sorusu ahmaklıktandır; onun cevabıyla uğraşmamak gerekir.

والثاني : أن تكون علته من الحماقة وهو أيضا لا يقبل العلاج ، كما قال عيسى عليه السلام : إني ما عجزت عن إحياء الموتى وقد عجزت عن معالجة الأحمق ، وذلك رجل يشتغل بطلب العلم زمنا قليلا ويتعلم شيئا من العلم العقلي والشرعي فيسأل ويعترض من حماقته على العالم الكبير الذي مضى عمره في العلوم العقلية والشرعية ، وهذا الأحمق لم يعلم ويظن أن ما أشكل عليه هو أيضا مشكل للعالم الكبير ، فإذا لم يعلم هذا القدر يكون سؤاله من الحماقة ، فينبغي أن لا يشتغل بجوابه.

Üçüncüsü: Yol göstermesini isteyen, büyüklerin sözünden anlamadığı her şeyi kendi anlayışının eksikliğine veren ve faydalanmak için soran, fakat hakikatleri kavrayamayacak kadar kalın kafalı olan kimsedir. Onun cevabıyla uğraşmak da gerekmez. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Biz peygamberler topluluğuna, insanlarla akılları ölçüsünde konuşmamız emredildi." Tedavi kabul eden hastalığa gelince: O, yol göstermesini isteyen, akıllı ve anlayışlı, haset, öfke ve şehvet, makam, mal sevgisinin esiri olmayan, doğru yolu arayan, sorusu ve itirazı haset, inat ve sınama amacı taşımayan kimsedir. Bu tedavi kabul eder. Onun sorusuna cevap vermekle uğraşman caizdir; hatta ona cevap vermen sana vaciptir.

والثالث : أن يكون مسترشدا وكل ما لا يفهم من كلام الأكابر يحمل على قصور فهمه وكان سؤاله للاستفادة لكن يكون بليدا لا يدرك الحقائق فلا ينبغي الاشتغال بجوابه أيضا ، كما قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " نحن معاشر الأنبياء أمرنا أن نكلم الناس على قدر عقولهم". وأما المرض الذي يقبل العلاج فهو أن يكون مسترشدا عاقلا فهما لا يكون مغلوب الحسد والغضب وحب الشهوة والجاه والمال ، ويكون طالب الطريق المستقيم ولم يكن سؤاله واعتراضه عن حسد وتعنت وامتحان ، وهذا يقبل العلاج فيجوز أن تشتغل بجواب سؤاله بل يجب عليك إجابته.

Bırakacağın dördüncü şey: Vaiz ve nasihatçi olmaktan sakınmandır. Çünkü bunda pek çok afet vardır; ancak önce söylediğinle kendin amel eder, sonra onunla insanlara öğüt verirsen başka. İsa'ya (a.s.) söylenen şu sözü düşün: "Ey Meryem oğlu! Önce kendine öğüt ver. Öğüt alırsan insanlara öğüt ver; yoksa Rabbinden utan." Eğer bu işe düşersen iki şeyden sakın:

والرابع : مما تدع وهو أن تحذر من أن تكون واعظا ومذكرا لأن فيه آفة كثيرة إلا أن تعمل بما تقول أولا ، ثم تعظ به الناس فتفكر فيما قيل لعيسى عليه السلام ، يا ابن مريم عظ نفسك فإن اتعظت فعظ الناس وإلا فاستحي من ربك وإن ابتليت بهذا العمل فاحترز عن خصلتين :

Birincisi: Süslü ibarelerle, işaretlerle, şatafatlı laflarla, beyitlerle ve şiirlerle konuşmaya özenmekten sakın. Çünkü Allah kendini zorlayıp yapmacık davrananları sevmez. Haddi aşan yapmacık, içinin harap ve kalbinin gafil olduğunu gösterir. Hatırlatmanın anlamı şudur: Kul ahiret ateşini ve Yaratıcı'ya hizmette kendi kusurunu hatırlar. Kendisini ilgilendirmeyen şeylerde tükettiği geçmiş ömrünü düşünür. Önündeki yokuşları düşünür: Sonunda imanla gidecek mi, ölüm meleği ruhunu alırken hâli nasıl olacak, Münker ve Nekir'e cevap verebilecek mi? Kıyametteki hâlini ve duraklarını dert edinir: Sıratı selametle geçecek mi, yoksa uçuruma mı düşecek? Bunların zikri kalbinde devam eder ve onu yerinden oynatır. İşte bu ateşlerin kaynaması ve bu musibetlerin yönelmesine tezkir denir. İnsanlara bunları bildirmek, onları bunlardan haberdar etmek, kusur ve ihmallerine dikkatlerini çekmek, nefislerinin ayıplarını onlara göstermek ki meclistekiler bu ateşlerin sıcaklığını duysun, bu musibetler onları sarssın, geçmiş ömürlerini güçleri yettiğince telafi etsinler ve Allah'a itaat dışında geçen günlere hasret çeksinler; bütün bunlar bu yol üzere yapılırsa vaaz adını alır. Mesela bir selin birinin evini bastığını, onun da ailesiyle içeride olduğunu görsen "Dikkat edin, dikkat edin, selden kaçın!" dersin. Bu hâlde kalbin, ev sahibine haberini süslü ibarelerle, nüktelerle ve işaretlerle vermeyi ister mi? Asla istemez. Vaizin hâli de böyledir; bunlardan kaçınmalıdır.

الأولى : عن التكلف في الكلام بالعبارات والإشارات والطامات والأبيات والأشعار لأن الله تعالى يبغض المتكلفين ، والمتكلف المتجاوز عن الحد يدل على خراب الباطن وغفلة القلب ، ومعنى التذكير أن يذكر العبد نار الآخرة وتقصير نفسه في خدمة الخالق ، ويتفكر في عمره الماضي الذي أفناه فيما لا يعنيه ، ويتفكر فيما بين يديه من العقبات من عدم الإيمان في الخاتمة وكيفية حاله في قبض ملك الموت ، وهل يقدر على جواب منكر ونكير ، ويهتم بحاله في القيامة وموابقها ، وهل يعبر عن الصراط سالما أم يقع في الهاوية ، ويستمر ذكر هذه الأشياء في قلبه فيزعجه عن قراره ، فغليان هذه النيران وتوجه هذه المصائب يسمى تذكيرا وإعلامهم الخلق واطلاعهم على هذه الأشياء وتنبيههم على تقصيرهم وتفريطهم وتبصيرهم بعيوب أنفسهم التمس حرارة هذه النيران أهل المجلس وتجزعهم تلك المصائب ليتداركوا العمر الماضي بقدر الطاقة ، ويتحسروا على الأيام الخالية في غير طاعة الله تعالى ، هذه الجملة على هذا الطريق يسمى وعظا كما لو رأيت أن السيل قد هجم على دار أحد وكان هو وأهله فيها فتقول : الحذر الحذر ، فروا من السيل وهل يشتهي قلبك في هذه الحالة أن تخبر صاحب الدار خبرك بتكليف العبارات والنكت والإشارات فلا تشتهي البتة فكذلك حال الواعظ فينبغي أن يجتنبها.

İkincisi: Vaazındaki gayretin, meclisinde insanların coşması, vecde gelmesi ve elbiselerini yırtması olmasın; "Ne güzel meclis!" densin diye. Çünkü bunların hepsi dünyaya meyildir ve gafletten doğar. Aksine azmin ve gayretin, insanları dünyadan ahirete, isyandan itaate, hırstan zühde, cimrilikten cömertliğe, aldanmadan takvaya çağırmak; onlara ahireti sevdirmek, dünyayı sevdirmemek; onlara ibadet ve zühd ilmini öğretmek olmalıdır. Çünkü insanların tabiatında şeriatın yolundan sapmak, Allah'ın razı olmadığı şeylere koşmak ve kötü huylara düşmek galiptir. Onların kalbine korku sal, onları uyar, karşılaşacakları korkulu şeylerden sakındır. Belki içlerinin sıfatları değişir, dışlarının muamelesi başkalaşır; itaate hırs ve istek, günahtan dönüş gösterirler. Vaaz ve nasihatin yolu budur. Böyle olmayan her vaaz, söyleyene de dinleyene de vebaldir. Hatta denmiştir ki böyle bir vaiz, insanları yoldan çıkarıp helak eden bir gulyabani, bir şeytandır. İnsanların ondan kaçması gerekir; çünkü bu konuşmacının dinlerinde yaptığı tahribatı şeytan bile yapamaz. Eli ve gücü yeten kimsenin onu vaaz kürsülerinden indirmesi ve giriştiği işten men etmesi gerekir; bu da iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktandır.

والخصلة الثانية : أن لا تكون همتك في وعظك أن ينفر الخلق في مجلسك ويظهروا الوجد ويشقوا الثياب ليقال نعم المجلس هذا ، لأن كله ميل للدنيا وهو يتولد من الغفلة ، بل ينبغي أن يكون عزمك وهمتك أن تدعو الناس من الدنيا إلى الآخرة ، ومن المعصية إلى الطاعة ومن الحرص إلى الزهد ، ومن البخل إلى السخاء ، ومن الغرور إلى التقوى وتحبب إليهم الآخرة وتبغض إليهم الدنيا ، وتعلمهم علم العبادة والزهد لأن الغالب في طباعهم الزيغ عن منهج الشرع والسعي فيما لا يرضى الله تعالى به ، والاستعثار بالأخلاق الردية فألق في قلوبهم الرعب وروعهم وحذرهم عما يستقبلون من المخاوف ، ولعل صفات باطنهم تتغير ومعاملة ظاهرهم تتبدل ، وينظروا الحرص والرغبة في الطاعة ، والرجوع عن المعصية ، وهذا طريق الوعظ والنصيحة ، وكل وعظ لا يكون هكذا فهو وبال على من قال ويسمع ، بل قيل إنه غول وشيطان يذهب بالخلق عن طريق ويهلكهم. فيجب عليهم أن يفروا منه لأن ما يفيد هذا القائل من دينهم لا يستطيع يمله الشيطان ، ومن كانت له يد وقدرة يجب عليه أن ينزله عن منابر المواعظ ويمنعه عما باشر ، فإنه من جملة الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر.

Bırakacağın üçüncü şey: Emirler ve sultanlarla düşüp kalkmaman, onları görmemendir. Çünkü onları görmek, onlarla oturmak ve düşüp kalkmak büyük bir afettir. Buna düşersen onları övmeyi ve onlara sena etmeyi bırak. Çünkü fasık ve zalim övüldüğünde Allah gazaplanır. Onların ömrünün uzun olması için dua eden, Allah'ın yeryüzünde isyan edilmesini istemiş olur.

والثالث : مما تدع أنه لا تخالط الأمراء والسلاطين ، ولا تراهم لأن رؤيتهم ومجالسهم ومخالطتهم آفة عظيمة ، ولو ابتليت بها دع عنك مدحهم وثناءهم لأن الله تعالى يغضب إذا مدح الفاسق والظالم ، ومن دعا بطول بقائهم فقد أحب أن يعصى الله في أرضه.

Bırakacağın dördüncü şey: Emirlerin bağışlarından ve hediyelerinden hiçbir şey kabul etmemendir; helal olduğunu bilsen bile. Çünkü onlardan bir şey ummak dini bozar. Zira bundan dalkavukluk, onların tarafını gözetmek ve zulümlerine uymak doğar. Bunların hepsi dinde bozgunculuktur. En küçük zararı şudur: Onların bağışlarını kabul edip dünyalarından faydalanırsan onları seversin. Birini seven, ister istemez onun ömrünün uzun olmasını ve hayatta kalmasını ister. Zalimin hayatta kalmasını sevmek ise Allah'ın kullarına zulüm edilmesini ve dünyanın harap olmasını istemektir. Din ve akıbet için bundan daha zararlı ne olabilir? Sakın, sakın şeytanların kandırmasına ya da bazı insanların sana "En faziletlisi ve en uygunu, onlardan altını ve gümüşü alıp fakirlere ve yoksullara dağıtmandır; çünkü onlar bunu fısk ve günahta harcarlar, senin zayıflara harcaman onların harcamasından hayırlıdır" demesine aldanma. Çünkü o lanetli şeytan bu vesveseyle nice insanın boynunu vurmuştur. Bunu İhyâü Ulûmi'd-Dîn'de anlattık, orada ara.

والرابع : مما تدع أن لا تقبل شيئا من عطاء الأمراء وهداياهم وإن علمت أنها من الحلال لأن الطمع منهم يفسد الدين لأنه يتولد منه المداهنة ومراعاة جانبهم والموافقة في ظلمهم ، وهذا كله فساد في الدين وأقل مضرته أنك إذا قبلت عطاياهم وانتفعت من دنياهم أحببته ومن أحب أحدا يحب طول عمره وبقائه بالضرورة ، وفي محبة بقاء الظالم إرادة في الظالم على عباد الله تعالى وإرادة خراب العالم ، فأي شيء يكون أضر من هذا الدين والعاقبة ، وإياك وإياك أن يخدعك استهواء الشياطين أو قال بعض الناس لك بأن الأفضل والأولى أن تأخذ الدينار والدرهم منهم وتفرقها بين الفقراء والمساكين ، فإنهم ينفقون في الفسق والمعصية ، وإنفاقك على ضعفاء الناس خير من إنفاقهم ، فإن اللعين قد قطع أعناق كثيرة من الناس بهذه الوسوسة. وقد ذكرناه في إحياء العلوم فاطلبه ثمة.

8. Yapılacak dört şey

Yapman gereken dört şeye gelince:

وأما الأربعة التي ينبغي لك أن تفعلها :

Birincisi: Allah ile muameleni öyle yap ki kölen seninle öyle muamele etse ondan razı olasın, ona içerlemeyesin ve kızmayasın. Mecazi efendisi olduğun kölenden kendin için razı olmadığın şeye, gerçek Efendin olan Allah için de razı olma.

الأول : أن تجعل معاملتك مع الله تعالى بحيث لو عامل معك بها عبدك ترضى بها منه ولا يضيق خاطرك عليه ولا تغضب ، والذي لا ترضى لنفسك من عبدك المجازي فلا ترضى أيضا لله تعالى وهو سيدك الحقيقي.

İkincisi: İnsanlarla her muamelende, onlardan kendine nasıl davranılmasından razı olursan öyle davran. Çünkü kişi, kendisi için istediğini bütün insanlar için de istemedikçe imanı kemale ermez.

والثاني : كلما عملت بالناس اجعله كما ترضى لنفسك منهم لأنه لا يكمل إيمان عبد حتى يحب لسائر الناس ما يحب لنفسه.

Üçüncüsü: İlim okuduğunda ya da incelediğinde ilmin kalbini ıslah etmeli, nefsini arındırmalıdır. Mesela ömrünün bir haftadan fazla kalmadığını bilsen, o süre içinde elbette fıkıh, ahlak, usul, kelâm ve benzeri ilimlerle uğraşmazsın. Çünkü bu ilimlerin sana bir faydası olmayacağını bilirsin. Bilakis kalbini murakabe etmekle, nefsin sıfatlarını tanımakla, dünya bağlarından yüz çevirmekle meşgul olur; nefsini kötü huylardan arındırır, Allah sevgisiyle ve O'na ibadetle, güzel vasıflarla vasıflanmakla uğraşırsın. Hiçbir kula, ölümünün içinde olması mümkün olmayan bir gün ve gece geçmez.

والثالث : إذا قرأت العلم أو طالعته ينبغي أن يكون علمك يصلح قلبك ويزكي نفسك ، كما لو علمت أن عمرك ما يبقى غير أسبوع ، فبالضرورة لا تشتغل فيها بعلم الفقه والأخلاق والأصول والكلام وأمثالها لأنك تعلم أن هذه العلوم لا تغنيك ، بل تشتغل بمراقبة القلب ومعرفة صفات النفس ، والإعراض عن علائق الدنيا ، وتزكي نفسك عن الأخلاق الذميمة وتشتغل بمحبة الله تعالى وعبادته ، والاتصاف بالأوصاف الحسنة. ولا يمر على عبد يوم وليلة إلا ويمكن أن يكون موته فيه.

Ey evlat! Benden bir söz daha dinle ve üzerinde düşün ki kurtuluş bulasın. Sana sultanın bir hafta sonra seni vezir seçeceği haber verilse, bil ki o süre içinde sultanın gözünün değeceğini bildiğin elbiseni, bedenini, evini, yatağını ve diğer şeyleri düzeltmekten başka bir şeyle uğraşmazsın. Şimdi işaret ettiğim şeyi düşün; sen anlayışlısın, tek söz yeter. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmadı mı: "Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; kalplerinize ve niyetlerinize bakar." Kalbin hâllerinin ilmini öğrenmek istersen İhyâ'ya ve diğer eserlerime bak. Bu ilim farz-ı ayndır; diğerleri, Allah'ın farzlarını yerine getirmeye yetecek miktar dışında, farz-ı kifayedir. Onu elde etmen için Allah seni muvaffak kılsın.

أيها الولد : اسمع مني كلاما آخر وتفكر فيه حتى تجد خلاصا لو أنك أخبرت أن السلطان بعد أسبوع يختارك وزيرا. اعلم أنك في تلك المدة لا تشتغل إلا بإصلاح ما علمت أن نظر السلطان سيقع عليه من الثياب والبدن والدار والفراش وغيرها ، والآن تفكر إلى ما أشرت به فإنك فهم والكلام الفرد يكفي ، أليس قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : " إن الله لا ينظر إلى صوركم ولا إلى أعمالكم ، ولكن ينظر إلى قلوبكم ونياتكم". وإن أردت علم أحوال القلب فانظر إلى الإحياء وغيره من مصنفاتي. وهذا العلم فرض عين وغيره فرض كفاية إلا مقدار ما يؤدي به فرائض الله تعالى وهو يوفقك حتى تحصله.

Dördüncüsü: Dünyadan bir yıllık ihtiyacından fazlasını biriktirmemendir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) bunu hanımlarından bazıları için hazırlar ve "Allah'ım, Muhammed ailesinin rızkını yetecek kadar kıl" diye dua ederdi. Bunu bütün hanımları için hazırlamazdı; kalbinde zayıflık olduğunu bildiği hanımı için hazırlardı. Yakîn sahibi olan hanımı için ise bir buçuk günlük yiyecekten fazlasını hazırlamazdı.

والرابع : أن لا تجمع من الدنيا أكثر من كفاية سنة ، كما كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يعد ذلك لبعض حجراته ، وقال : " اللهم اجعل قوت آل محمد كفافا". ولم يكن يعد ذلك لكل حجراته بل كان يعده لمن علم أن في قلبها ضعفا ، وأما من كانت صاحبة يقين ما كان يعد لها أكثر من قوت يوم ونصف.

9. Son söz ve dua

Ey evlat! İsteklerini bu bölümde yazdım. Onlarla amel etmelisin ve bu hususta beni hayır dualarında anmayı unutmamalısın. Benden istediğin duaya gelince, onu sahih dualardan ara. Şu duayı da vakitlerinde, özellikle namazlarının ardından oku: Allah'ım! Senden nimetin tamamını, korunmanın devamını, rahmetin kuşatıcısını, afiyetin hâsıl olmasını, geçimin en bolunu, ömrün en mutlusunu, ihsanın en tamamını, nimetin en genişini, lütfun en tatlısını, inayetin en yakınını isterim. Allah'ım! Bizim lehimize ol, aleyhimize olma. Allah'ım! Ömürlerimizi saadetle sonlandır, umutlarımızı ziyadesiyle gerçekleştir, sabahlarımızı ve akşamlarımızı afiyetle birleştir. Dönüşümüzü ve varışımızı rahmetine eyle. Affının kovalarını günahlarımızın üzerine dök. Ayıplarımızı düzeltmekle bize lütfet. Takvayı azığımız, dinindeki gayreti çabamız, sana tevekkülü dayanağımız kıl. Allah'ım! Bizi istikamet yolunda sabit kıl. Dünyada bizi kıyamet günü pişmanlık doğuracak şeylerden koru. Günahların ağırlığını bizden hafiflet. Bize iyilerin yaşayışını nasip et. Bizi kötülerin şerrinden koru ve onu bizden uzaklaştır. Bizim, babalarımızın, annelerimizin, erkek ve kız kardeşlerimizin boyunlarını rahmetinle ateşten azat et; ey Azîz, ey Gaffâr, ey Kerîm, ey Settâr, ey Alîm, ey Cebbâr! Ey Allah, ey Allah, ey Allah! Rahmetinle, ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey evvellerin evveli, ey ahirlerin ahiri, ey sağlam kuvvet sahibi, ey yoksullara merhamet eden, ey merhametlilerin en merhametlisi! Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum. Allah'ın salâtı efendimiz Muhammed'e, âline ve bütün ashabına olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.

أيها الولد : إني كتبت في هذا الفصل ملتمساتك فينبغي لك أن تعمل بها ولا تنساني فيه من أن تذكرني في صالح دعائك ، وأما الدعاء الذي سألت مني فاطلبه من دعوات الصحاح واقرأ هذا الدعاء في أوقاتك خصوصا أعقاب صلواتك ، اللهم إني أسألك من النعمة تمامها ، ومن العصمة دوامها ، ومن الرحمة شمولها ، ومن العافية حصولها ، ومن العيش أرغده ، ومن العمر أسعده ، ومن الإحسان أتمه ، ومن الإنعام أعمه ، ومن الفضل أعذبه ، ومن اللطف أقربه ، اللهم كن لنا ولا تكن علينا ، اللهم اختم بالسعادة آجالنا ، وحقق بالزيادة آمالنا ، واقرن بالعافية غدونا وآصالنا ، واجعل إلى رحمتك مصيرنا ومآلنا ، واصبب سجال عفوك على ذنوبنا ، ومن علينا بإصلاح عيوبنا ، واجعل التقوى زادنا ، وفي دينك اجتهادنا ، وعليك توكلنا واعتمادنا ، اللهم ثبتنا على نهج الاستقامة ، وأعذنا في الدنيا من موجبات الندامة يوم القيامة ، وخفف عنا ثقل الأوزار ، وارزقنا عيشة الأبرار ، واكفنا واصرف عنا شر الأشرار ، واعتق رقابنا ورقاب آبائنا وأمهاتنا وإخواننا وأخواتنا من النار برحمتك يا عزيز يا غفار يا كريم يا ستار يا عليم يا جبار يا الله يا الله يا الله برحمتك يا أرحم الراحمين ، ويا أول الأولين ، ويا آخر الآخرين ويا ذا القوة المتين ، ويا راحم المساكين ، ويا أرحم الراحمين ، لا إله إلا أنت سبحانك إني كنت من الظالمين ، وصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه أجمعين والحمد لله رب العالمين.

Mümin İnsan çevirisi (2026). Arapça aslından yapılmış taslak çeviridir; ilahiyatçı incelemesi sürüyor.

Arapça metin: Mecmûatü Resâili'l-İmâm el-Gazzâlî içinde "Eyyühe'l-Veled", OpenITI derlemi (0505Ghazali.MajmucatRasail.Rafed0003457).

Eser kamu malıdır (yazarı 1111'de vefat etti). Bu çeviri Mümin İnsan'a aittir; kaynak gösterilerek paylaşılabilir.

Hadis rivayetleri Gazzâlî'nin kendi naklidir. Bazılarının sıhhati tartışmalıdır; ilahiyatçı incelemesinde kaynak notları eklenecek.

Ayet mealleri bu çeviride yapılmıştır; kaynakları köşeli parantez içinde verilir.

← Kütüphaneye dön